Bugün yüksek askeri şura olacak. Türkiye’nin en önemli ve kritik toplantısından biri olan bu toplantı hakkında ne biliyoruz. Bu konuda bilgisi olanların bilgisini tazelemek, bilmeyenleri haberdar etmek için bu yazıyı hazırlamaya karar verdim.
Şimdi önce Yüksek Askeri Şura neden önemli ona bakalım. Wiki’de amacı şöyle açıklanmış:
Silâhlı Kuvvetler’e ait her türlü önemli meseleleri inceler, bunlarla ilgili prensip kararları alır, savaş gücü çalışmaları vb. konularda hükûmete gerekli tavsiyelerde bulunur, silâhlı kuvvetlere ait kanun tasarılarını, silâhlı kuvvetlerin en yüksek kurulu olarak görüşür ve tasarılara son şeklini verir.
Yani bu ülke için canını seve seve feda eden kahramanlarımızı yöneten komutanlarımız ülkenin askeri durumunu görüşür, konuşur, tartışır. General olacak albaylar ve bir üst rütbeye atanacak generallerin durumu yine burada görüşülür. Subaylar teğmen-albay arasında normal memur ataması nasıl yapılıyorsa ona benzer bir şekilde yapılan atamalar generallik gibi kritik bir makamda YAŞ kararları ile belirleniyor. Genel olarak yılda iki kez yapılır.
YAŞ Denetlenemez!
Yüksek askeri şurayı önemli hale getiren bir diğer nokta da hukuksal yönü. Anayasamızın 125. maddesine göre Cumhurbaşkanının tek başın aldığı kararlar ve Yüksek Askeri Şura kararları yargısal denetiminden muaftır. Kısacası Cumhurbaşkanı ve YAŞ son sözü söylüyor ve noktayı koyuyor; başkasının başka birşey söylemesine fırsat vermiyor. Belki bazı kişiler buna itiraz edebilir neden denetlenmiyor diye. Böyle kritik kararlar alınan toplantının tartışılmaya açılması alınacak kararları geciktirir ve bizim ülkemizin de böyle gecikmelere hiç mi hiç ihtiyacı yoktur. Hatırlayın Kurtuluş Savaşını Büyük Önder ne yapmıştı. Ordunun başına geçmesini isteyenlere ne cevap vermişti. “Başkomutanlığı bir şartla kabul ederim, o da verdiğim kararlar tartışılmayacak, hemen uygulanacak.” dememiş miydi
Güngören’de meydana gelen patlamadan sonra millet olarak derin bir üzüntü duyduk. Patlamanın haince bir şekilde gerçekleştirilmesi terörün pis yüzünü bir kere daha gösterdi.
Savaş yapmanın da bir usulü vardır. Kimse kendine kalleşce savaştı, kalleşce öldü dedirtmek istemez. Belki biliyorsunuz belki ilk defa duyacaksınız. Kurtuluş Savaşında cephede vatanı için ter döken kahramanlarımızla düşman askerleri bazen savaşmaya ara veriyorlardı. Çünkü kesintisiz bir savaş iki taraf içinde yıkım olurdu. İşte bu nedenle bu verdikleri aralarda iki siperin arasında futbol maçı yapıyorlardı. Ayrıca iki tarafın da yemeklerini birbirleriyle paylaştıkları su götürmez bir gerçek.
Belki aramızda bazıları neden savaşırken düşmanla maç yapayım ki, neden ekmeğimi paylaşayım ki diyebilir. Bu soruya yanıt bulmak için öncelikle savaş neden yapılır ona bakalım…Sahi savaş neden yapılır biz neden savaşa girmiştik. Karısını, çoluğunu çocuğunu, sıcak yuvasını bırakan yiğitler neden savaşa gitmişti. Ben söyleyeyim: onurları için, karıları, çocukları için, bağımsızlık için… Yani kısaca onurlu bir yaşam için. İnsana yakışır bir yaşam isteyen birisi neden kalleşce savaşsın ki? Devamı »

İstanbul’da yağmur yağıyor. Ne güzeldir yağmur, gökten tane tane iner. Daha sonra kurak toprağı ıslatır. Karış karış tüm insanların başına, hiçbir ayrım yapmadan düşer.
Acaba sevgi de böyle birşey mi? Yani tüm insanlık sevgiden aynı oranda mı nasiplenir?
Acaba sevmek tek taraflı mıdır?
Acaba severken ne olursa olsun mu sevmeliyiz yoksa kırmızı çizgilerimiz olmalı mıdır?
Acaba dünyada mükemmel insan var mı?
Acaba dünyada tamamen aynı düşüncelere sahip iki insan bulunabilir mi?
Acaba ölmek çekilen tüm sıkıntılara çare olur mu?
Adı okullarda, sokaklarda, caddelerde, kafelerde, sinemalarda, çeşmelerde yaşayanlar var. Bunlar öldüğü halde yaşayanlar. Peki ya yaşarken ölenler…?
Atatürk aramızdan ayrılalı epey zaman geçti, bazılarımız onu çoktan unuttu bile. Unutmak zorundaydılar. Çünkü bu ülkeyi bölmek isteyenlerin Atatürk’ü unutmadan bir işler çevirmesi düşünülemez bile. Çünkü o Türk devrimini gerçekleştiren, Türklerin atası sıfatını gururla taşıyan bir adamdı. Onu kafalarından silmeden hiç birşey yapamayacaklarını biliyorlardı.

Herkes umutsuzca birbirine bakıyordu. Acaba kurtulacak mıydık? Yoksa bu ülkeyi yüzyıllardır ele geçirmek isteyen kansızlar ordusuna yenik mi düşecektik? Atanın 20 Ekim 1927‘de okuduğu gençliğe hitabe, o günkü durumumuzu tüm çıplaklığıyla gösteriyordu.
İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Japonca’da kiki diye bir sözcük var, bu sözcük hem kriz hem de fırsat anlamlarında kullanılıyor. En doğru tanımlama da onlara ait bence. Şöyle düşünün, bir kriz anında bir kısım krizi “Uf başıma neler gelecek. Allah kahretsin!” diye karşılarken, diğer kısım soğukkanlı bir şekilde “Önce bu krizin üstesinden nasıl gelebiliriz, onu düşünmek gerek” diyerek karşılar. Atatürk işte bu ikinci kısımda olanlardandır.
Bu zor zamanda dahi soğukkanlılığını asla yitirmemiş, çözüm yolları arama yoluna girişmiştir. Samsun’a çıkmadan evvel, Şişli‘deki şuan müze olarak hizmet veren evinde attığı düşünce tohumlarını filizlendirmek için var gücüyle çalışmaya başladı.
İlk önce tüm yetkilerini eline almak için Başkomutanlık makamının kendisine verilmesini teklif etti. Büyük gürültü koparan bu teklifin ardından kabul edilen teklifle yeni bir dönemece girilmiş oldu. Bundan sonra yapılacaklar belliydi. Bu savaşın bir varoluş savaşı olduğunun tüm halka açık ve net bir şekilde anlatılması gerekiyordu. Bir yasa çıkararak halkın elinde bulunan eşyaların belli bir kısmını devlete vermesini sağlamakla hem halkın bu savaşın kendisinin savaşı olduğunu anlamasına hem de güç durumda bulunan orduya büyük bir kaynak sağlanmasına yardımcı oldu.
Savaşlar oldu ve bitti. Türkler emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili oldular.
Savaş kazanmanın bir ülkeyi kurtarmaya tek başına yetmeyeceğini bilen Ulu Önder, bir dizi toplumsal, ekonomik ve sosyal reformlar yapma gereği duydu. Bu reformları yaparken de asla gökten inmiş gibi direk milletin önüne koymadı. İlk önce halkın nabzını yokladı sonra yapılacak düzenlemeleri adım adım, yavaş yavaş yaptı.
Şimdi gelelim şuan ülkenin içinde bulunduğu duruma… Canla başla hazırlanan yeni Türkiye Cumhuriyeti neden böyle bunalımlar içine sürüklendi. Bunun nedeni, yeteri kadar Ata’yı anlayamayışımızdandır. Evet yeteri kadar anlayabilseydik sürekli okurduk, sürekli yazardık, sürekli tartışırdık. Eğer yeteri kadar anlayabilseydik kavga etmez, omuz omuza bu ülke için çalışırdık. Hani askeri birliklerde tabelalarda yazıyor ya “Vatanını en çok seven işini en iyi yapandır” diye keşke bu sözü hayat felsefemiz olarak benimseyebilsek. Devamı »
Türkçe’ye kimse gereken özeni göstermiyor. Türkçe adları yabancı gibi yazarak akıllılık yaptığını sanan aptallar dili mahvedenlerin başında geliyor. Ben de günlük hayatta rastladığım yanlışlıkları resimli olarak buraya ekleyeceğim.
06 Temmuz 2008

Milgem | Bir Hayal Gerçek Oldu

Bize ilkokuldan beri öğretilir, durulur…”Üç tarafı denizlerle kaplı, jeopolitik öneme sahip bir coğrafyada yaşıyoruz. Bunun kıymetini bilmeli, üzerimizde kötü emelleri olan düşmanlarımıza asla geçit vermemeliyiz.” Evet doğru üç tarafımız denizlerle kaplı ama peki biz denizciliğe yeteri kadar önem veriyor muyuz?
Cumhuriyetin ilanından itibaren gerçekten güçlü bir donanmaya sahip olma azim ve kararlılığında olan bir kısım yöneticiler sayesinde güçlü bir donanmaya sahip olmak için çaba sarfedildi. Ne varki bu çabalar, çoğu zaman teknoloji transferinden öteye gidemedi. Yani sadece teknolojiyi satın aldık. Güçlü beyinlere yeteri kadar önem vermedik.
Gelişmiş ülkeler araştırma-geliştirmeye (ar-ge) büyük önem verirken biz sadece daha önce başkalarının kullandığı teknolojiyi satın almakla yetindik. Öyle de hemen çıktığı gibi alamıyoruz bu yeni silah ve gemileri. Mağlum hiç bir ülke kendinden güçlü bir ülke istemez. Bu yüzden aldığımız ülke, bu araçları ilk önce kendi kullanıyor, yeni birşey bulduğunda ve teknolojisini ilerlettiğinde elinde kalan eskileri bize ve diğer ülkelere satıyor. Böyle yaparak kendine hem yeni ürünler için mali kaynak yaratıyor hem de teknolojiyi sattığı ülkeyle iyi diplomatik ilişkilere giriyor. Yani anlayacağınız bir taşla iki kuş vuruyorlar.
Bundan tam 4 yıl önce Deniz Kuvvetleri Komutanlığı‘nın emriyle İstanbul Tersanesi Komutanlığı‘nda MİLGEM (Milli Gemi) Proje Ofisi açıldı. Bu geç kalınmış projenin amacı tamamen Türk mühendisler tarafından hazırlanmış bir gemi oluşturmaktı. Halen çalışmalarını sürdüren proje ekibi 33 subay, 3 astsubay, 2 sivil mühendis, 2 devlet memuru ve 4 işçiden oluşuyor.
Denizlerde gördüğümüz mükemmel dizayn edilmiş teknelerin büyük bir kısmının Türkiye’deki tersanelerimizde inşa edildiğini biliyor muydunuz? Askeri gemi haricinde diğer gemi inşalarında usta bir milletiz. Ama gelin görün ki askeri gemi, bu sivil gemilerden daha fazla önem arzediyor.
Bir geminin yapım aşamaları şunlar:
- Ön dizayn
- Kontrat dizayn
- Detay dizayn
- İnşa Devamı »
Yaşamak ne garip bir olgu. İnsan doğuyor, büyüyor, ölüyor. Yaşarken de bir sürü işle uğraşıyor. Kimi yaptığı işten memnun, kimi değil. Kimi başka bir yaşam istiyor, kimi daha çok para. Kimi kendinden kurtulmak istiyor, nedenini bilmeden. Sonra iş başa düşüyor. Yaşamak zorunda kalıyor.
İnsanlığın bu dünyada yapabileceği en güzel şey düşünmek olsa gerek. Bence insanın varlığının da ötesinde birşey düşünmek. Çünkü düşününce tüm cevapları buluyoruz. Düşününce huzura eriyoruz. İsterseniz deneyin bu gece yatarken ışıkları söndürün ve yarın yapacaklarınızı düşünün, kafanızda tüm planlarını yapın. Bunu yaparken de üç yaşındaki çocuğun dikkatsizliğiyle değil de yarınki savaşına hazırlanan komutan edasıyla, en ince ayrıntısına kadar planlayın herşeyi. İnsan işte o zaman mutlu oluyor, o zaman insan olmanın tadına varıyor…
Thomas Hood çok güzel bir laf etmiş. “Hayat biz planladığımız şeyleri yapmayı beklerken başımıza gelenlerdir.” Tüm planlarınız gerçekleşmeyebilir, ama emin olun siz planladığınız için mutlu olursunuz. Dedim ya bir komutan edasıyla planlayın diye. Tüm seçenekleri koyun önünüze ama bunu yaparken de kendinize karşı son derece samimi olmaya özen gösterin. Bu dünyada yalanınızı yutmayacak tek kişi var. O da sizsiniz!
Aptallar Yarışıyor: Var Mısın Yok Musun?
Uzun süredir televizyon izleyemedim, bir sürü işim vardı. Bu arada sevdiğim birkaç dizi vardı onların sezon finalleri oldu. Kiminin finali oldu. Bu süre zarfında bir yarışma çıkmış ki akıllara zarar. Aklım hayalim almadı nasıl yarışmadır bu. Evet evet o yarışmadan bahsediyorum; var mısın yok musun!
Bu yarışmanın aptallar için özel olarak hazırdığı kanaatindeyim. Çünkü yarışma rekabeti, bilgiyi değil sadece şansı öne çıkarıyor. Şans faktörünün temel taşını oluşturduğu yarışmada yarışanlar da en az yarışma kadar aptal! Aptalın daniskası!
Ne güzel yarışma be. Tam Türkiye’de yaşayan, eğitimsiz, okula gitmişse de bişey kapamamışların yarışması. Üniversite bitirip görüş alanı gözünün kirpiğiyle sınırlı olanların yarışması.
Show Tv‘yi yürekten kutluyorum! Çok güzel yarışma yapmışlar, tam bize göre. Toplumun isteklerine cevap veren mükemmel bir yarışma.
Var mı başka havadan para kazanmak isteyen???
İnternetin hayatımızda daha fazla yer işgal etmesiyle, yeni kavramlarla tanıştık. Web 2.0 da bunlardan biri. Web 2.0′ın tam olarak ne olduğu hakkında herkesin anlaşmaya vardığı ortak bir nokta olmamakla birlikte Web 2.0′ın özelliklerini şu şekilde belirtebiliriz:
2008 eurovision’da “deli”lik:)
Semiha Yankı’nın “Seninle bir Dakika” adlı şarkısı ile başlayan eurovision yolculuğumuz bu yıl da Mor ve Ötesi’nin “Deli”adlı parçasıyla devam ediyor. Mor ve Ötesi’nin ne kadar başarılı olacağı belli olmasada bugüne kadar Eurovision’da Türkçe şarkıyla elde ettiğimiz kayda değer bir başarımızın olmadığı açık. Devamı »
