
*yazdığım ilk hikayedir…
Çok heyecanlıydı, elleri titriyordu. Kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atmaya, vücuduna her zamankinden daha fazla kan pompalamaya başlamıştı. Nihayet hayallerinde yaşattığı kızla tanışma fırsatını yakalamıştı. O sabah erken kalkmış, dişini fırçalamış ve sonra da kahvaltı bile yapmadan evden çıkmıştı. Annesi çok kızardı kahvaltı yapmadan evden çıkmasına; ama o, yaşadığı heyecandan bunu düşünecek halde bile değildi.
Bir kitapçıda başlamıştı herşey. Polisiye roman okumayı çok sevdiği için kitapçılara sürekli uğrardı. 26 Haziranda –yani doğum gününden 4 gün önce- Ahmet Ümit’in Kavim’ini almak için kitapçıya gitmişti. Bir polisiye roman gördü mü dayanamaz, içi garip bir mutlulukla dolardı. Kimi zaman bunu bir zaafı olarak görmesine rağmen, genelde bundan dolayı kendisiyle gurur duyardı. Rafta istediği kitabı gördüğünde, yüzünde dünyanın en yüksek dağının zirvesine erişme başarısını gösteren dağcının gülümsemesine benzer bir gülümseme olurdu. Görenler önemli bir iş başardığını sanırlardı, halbuki bu gülümseme, kimilerine göre kağıt yığını, kimilerine göre ise çok değerli bir canlı olan kitaba ulaşabilmenin insana verdiği hazzın, insan yüzündeki o muhteşem yansımasından başka bir şey değildi.
İlk defa gittiği bu kitapçı çok hoşuna gitmişti. Diğer kitapçılara hiç benzemiyordu burası. Hemen girişte kasa, kasanın arkasında ise koridorlar halinde kitap rafları vardı. Kitaplar özenle dizilmiş, her rafın altında o rafta ne tür kitapların olduğunu gösteren, yoğun bir çalışmayla hazırlandığı hemen anlaşılan küçük mavi etiketler vardı. Kitapların sınıflandırılması çok iyi yapıldığı için aranılan kitap da çok rahat bulunabiliyordu. Bir dahaki sefere de yine buraya geleyim diye düşündü. Sonra polisiye romanların olduğu rafa doğru yöneldi.
Merakla beklediği kitabı eline aldığında kitabın sıcaklığı tüm bedenini kapladı. Okumak için sabırsızlandığı için hiç vakit kaybetmeden kasaya doğru hızlı adımlarla yürüdü, kasanın önüne gelir gelmez de elini hemen cüzdanına götürdü. Birkaç saniye daha bekledikten sonra nihayet sıra ona gelmişti. Kasiyer kıza kitabı uzattı. Bu arada kafasını eğmiş bir şekilde cüzdanından para çıkarmakla meşgul oldu. Kasiyer kız kitabın fiyatını söyledikten sonra kafasını kaldırıp parayı uzattı, bir an duraksadı ve yutkundu. Olamaz, dedi içinden. Kasiyer kız “fişiniz” dediğinde, çoktan dalıp gitmişti uzaklara. Fişini aldı, arkasını döndü ve yürüdü, yürüdü nereye gideceğini bilemeden…
Yemyeşil gözlerinde kaybolmuştu adeta. Deniz kenarında yürürken hep onu düşündü. Kıyıda, kayaların üstünde yosunlar gördü: yemyeşil yosunlar. Yosun gözlü dedi, yosun gözlüm dedi. O ana kadar hiçbir kıza iltifat etmemişti, şimdi ise bir anda, adını dahi bilmediği bir kıza –sanki yıllardır tanıyormuş gibi- yosun gözlüm derken buluvermişti kendisini. Bu düşüncelerle sahilde yürürken, görenlerin içini ısıtan bir tebessüm belirdi yüzünde. Yürürken aynı zamanda yanlızlığını da derin bir şekilde hissetmişti. Daha önce hiç düşünmemişti bu kadar yalnız olduğunu, bu kadar kimsesiz olduğunu… (daha fazla…)
04 Temmuz 2009 Cumartesi
2 Yorum